GÜNLER GEÇİYOR

21.11.15

Annem ve babam yanımdaydı. Hem onlara hem bana iyi geldi birlikte olmak. Bazen ağladık, bazen güldük. Hala şükredecek bir şeylerimizin olması garip geliyor. Aslında hayatın tümü garip geliyor artık. Çok karışığım. Hep birlikteyiz, ne kadar mutluyuz diye içimizden geçirdiğimiz an yokluğu tokat gibi çarpıyor, yüzler düşüyor. Aynı şeyi düşündüğümüzü anlıyoruz vs. ... 
Örgü öğrenmeyi çok istediğim ama öğrenmek için çaba sarfetmediğim bir hobi. Nedense çok zor ve karmaşık geliyor bana. Hiç bilmediğim için belki, belki gerçekten öyle bilmiyorum. Denedikten sonra karar vermek daha doğru olurdu ama neyse... Sonuç olarak örgü örmeyi bilmiyorum ama geri de kalamazdım. Hazır annem yanımdayken, hem onun kafası dağılsın hem benim gönlüm olsun diye aldık yünleri.. Meğer yün dünyası derya denizmiş. Her zevke, her bütçeye göre çeşit var. Ben kırlent ördürmek istedim, bunun için bazı bloglarda tavsiye edilen yün Dmc Natura Just Cotton serisiydi. Basit bir modelle başladı annem. Tabii bana göre bir fizik problemi kadar zor. Motifler renkli renkli çoğaldıkça kendim yapmış kadar sevindim. Bir ara kafa yorup başlamak istiyorum ben de, bakalım...
Neyse ki benim de becerebildiğim hobisel aktivitelerim var. Maksat kafa dağıtmak olsun ^^
... ve çılgınca sonbaharı sevmeye devam ediyorum. 
Hayat zor, yüz güldürecek minik şeyler bulmak kolay *-*

KAHVE GÜNLÜKLERİ | NO.9

17.11.15

Midpoint / Ankara
Grano / Ankara
Starbucks
Cookshop / Ankara

ÖĞRETMEN OLMAK

12.11.15

Bazı sınıflara dersim olduğunda daha huzurlu, daha sakin, daha güleryüzlü oluyorum ama daha sonra öğrenci ayırt ettiğim için kızıyorum kendime. Diğerleri ile aynı sosyal çevrede ve yaşta oldukları halde nasıl bir aile ortamında yetişiyor da böyle çekilmez oluyorlar acaba diye üzülüyorum. Sonra bazı sınıfları/öğrencileri 'maalesef' daha çok sevmeye devam ediyorum. Böyle bir kısır döngü işte. 
Benzer bir konuda daha önce de yazdım diye hatırlıyorum. Demek ki dönem dönem bu iç hesaplaşmayı yaşıyorum. Aslında yalnız olmadığımı da biliyorum. Sonuçta hepimiz insanız ve içimizin ısındığı ya da ısınmadığı birilerinin olması normal ama bu durum biraz daha farklı. Gündelik hayatta negatif elektrik aldığımız bir insanla görüşmeyiz olur biter ama sınıfta öyle olmuyor. Sınıf içinde bazı öğrencilere daha toleranslı davranmak, diğerlerine kızmak, bağırmak yapmak istemeyeceğim bir şey. Bağıracaksam hepsine bağırayım :p Çok önemli olmayan bir şey için kalbini kırdığım bir çocuğun daha sonraki günlerde sıkıntısını, derdini öğrenmişsem nasıl gönlünü alsam diye karalar bağlıyorum. O belki durumun farkında bile olmuyor ya da üzerinde durmuyor ama ben bayağı büyütüyorum kafamda. Öğretmenliğin en zor tarafları bunlar bana göre. Yoksa ders, öğretmeye çalışma, sınav bir şekilde geçiyor. Meslek lisesinde çalışıyorum ve gelen öğrencilerin kapasiteleri, yaşanmışlıkları belli. Okul bittikten sonra çoğunlukla hayat daha zor onlar için. Çünkü üniversiteye devam eden az, çalışmak zorunda olan çok.. Bir de ben vurmayayım, zaten yeterince ezilecekler diyorum. Aile konusuna girmiyorum bile, o başlı başına yazı konusu... 
İşte tüm bunlara rağmen o başta yazdığım durum oluyor.  Bu da böyle bir iç dökmesi olsun.

İKİ KİTAP

11.11.15

Birbirinin devamı son dört kitabından sonra Ayşe Kulin kitabı almayacağım diye yemin etmiştim. Bir konuyu o kadar sündürmüştü ki, ilk kitapta adı geçen neredeyse her karakter için yeni bir kitap çıkarttı ve bence çoğu okuyucusunu bunalttı. Bu kitabın da o seriden olmadığına emin olunca aldım. O yüzden yeminimi yutmuş sayılmam. 
Kitaba gelince distopya (kötü, karamsar, negatiflik üzerine kurgulanan ülke, baskı altında kurallara itaat ederek yaşama) türünde yazdığı ilk romanı. Anlatımı akıcı ve sürükleyiciydi. Yasakçı, dayatmacı, baskıcı bir anlayışı ve bu anlayışa karşı çıkan insanları -özellikle kadınları- anlatıyor. Gelecekte bizi neler bekliyor? demek istemiyorum ama açıkcası anlatılanları yaşamaktan korkuyorum. Çok uzak değiliz gibi geliyor ve Yuna kadar cesur olabilir miyiz? düşünmeden edemiyorum.
Kafes, bir gerilim romanı. Peki bu kadar gerilmeye gerek var mıydı, işte orasını bilemiyorum. Neyse ki evde okuyup, korkmaktan kurtuldum. Çünkü kitaba Afyon'a giderken başladım, dönüş yolunda bitmişti. Bu tarz roman okumayı seviyorsanız tavsiye ederim. Ben eskiden severdim, pek özlemediğimi farkettim. 

GÖLCÜK TABİAT PARKI | BOLU

8.11.15

Geçen hafta Abant, Yedigöller gezisi yapalım dedik ama başka bir program daha çıkınca günübirlik bir geziye karar verdik ve dolayısıyla sınırlandırmamız gerekti. Bir kaç makalede bunun için en uygun rotanın Gölcük Tabiat Parkı olduğunu okuyunca cumartesi sabah erkenden düştük yola. 
Hani Bolu, Abant, Yedigöller'i google'layınca bir göl evinin olduğu fotoğraflar çıkıyor ya karşımıza, işte o gölün ve evin olduğu park, Gölcük Tabiat Parkı. Yani aslında Abant ve Yedigöller ile ilgisi yok. 
Gölcük, Bolu merkeze 17 km uzaklıkta bir köy. Ankara'dan yaklaşık 2.5 saat sürüyor yol. Ankara-İstanbul otoyolunun Bolu Doğu çıkışından çıktıktan sonra Bolu yönünde ilerleyip, Yedigöller yol ayrımını geçiyoruz ve Seben-Kıbrıscık tabelalarını takip ediyoruz. Daha sonra Gölcük tabelaları da görünmeye başlıyor. Navigasyon yardımıyla gittik biz ve sıkıntı yaşamadık. Giriş ücretli ve otopark var. 
Mangal yakmak için ayrılmış alanlar ve iki restoran var ancak bakkal, market gibi bir dükkan yok. Biz yanımıza içecek ve meyve almıştık, yemeği de orada yedik. 
Yolda çok hissetmemiştik ancak hava ciddi anlamda soğuktu. Kasım başında Ocak soğuğu diyeyim, siz anlayın. Daha kötüsü maalesef çok sisliydi. Öyleki o meşhur gölevi ve gölün üzeri sis bulutu ile kaplıydı. Yani bir tane bile gölevi fotoğrafım yok!
Peki bu duruma çok üzüldüm mü, tabii ki hayır çünkü doğaya dair en sevdiğim şey sonbahar renkleri! Gerçekten ne deniz, ne kar..
Ben en çok sonbaharın sarı, yeşil tonlarına hayranım. 
O yüzden bu kadar farklı tonu bir arada bulmuşken gölevini göremeyişimize üzülmek aklıma bile gelmedi ^^
Çok soğuk olduğu için ormanın iç taraflarına yürümedik, gölün etrafını bir kez turladık (Yaklaşık 2 km). Yol kenarında sürpriz mantarlar vardı. Belki iç taraflarda daha farklı türleri de vardır ve belki sincaplar da.. Biz sadece aşırı şişman bir kedi, koyun, parka girmeden önce de bol bol inek gördük :p
Hayran olmakta haksız değilim diye düşünüyorum. 
Huzur ve güzel duygular depolamak için, şükretmek için muazzam bir görüntü bence!
İşte o sis, bu sis!
Bir de aklıma gelmişken göl aslında yapay bir göl ama doğa ile harika bir şekilde bütünleşmiş.
Dura kalka, fotoğraf çeke çeke yürüyüşümüzü tamamladığımızda hem çok acıkmış hem de çok üşümüştük. Hemen park girişinde bulunan restoranda (Gazelle Kır Bahçesi) yemek yedik. Çok aç olduğumuz için lezzet konusunda olumsuzluk yaşamadık ki o an taştan yumuşak ne bulursak yerdik. Fiyatlar biraz pahalıydı; ancak fazla alternatif olmayışı, ortam, temiz havanın çok acıktırması gibi etmenler bunu görmezden gelmeyi sağlıyor diyebilirim ;) 
Sonrasında biraz daha yürüdük ve baharda yeniden gelme planları yaparak dönüş yoluna geçtik. 
Benim için güzel bir cumartesiydi ve bu huzur tüm hafta sürer umarım. 
İyi pazarlar!

F451 BREW | ANKARA

3.11.15

F451 Brew Ankara için yeni sayılmaz ama ben yeni gidebildim. 
Çok küçük, estetik kaygısı taşımadan estetik olan bir kahve dükkanı olmuş bence.
Emekli olunca deniz kenarında küçük bir kasaba hayali olan insanların, bulunduğum şehirde küçük bir kahve dükkanı açma hayali olan versiyonuyum ben. Bunun için emekli olmayı beklemek istemiyorum tabii, zira 25 yıl var. O zamana kahve şırıngayla falan enjekte edilir herhalde :p Gerçek anlamda küçük olacak. Ticari kaygım olmayacak, akşama kadar müşterilerime kahve yapacağım bir yer. Keyfim olursa kurabiye falan da yaparım kahvenin yanına. Eşim bunun günümüz koşullarında mümkün olmayacağını söyleyip hayal kurmama bile izin vermedi ama ben şöyle düşünüyorum: if you can dream it, you can do it *-*
Konumuza dönecek olursak tarafımca sevilip, beni hayalden hayale sürükleyen f451 hep gidilesi kahve dükkanları listeme hızlı bir giriş yaptı.
Kennedy Cad. 31/C Ankara

PEANUTS

2.11.15

Geçmişe ışınlanıyoruz ve hoopp kendimizi tv karşısında Snoopy'nin maceralarını izlerken buluyoruz ^^
Müdavimi olunmasa da en az bir kere izlenmiş ya da izlenmemişse bile mutlaka herkesçe bilinen karizmatik, tembel ve uykucu köpek Snoopy ve kaybetmeye mahkum, ezik sahibi Charlie Brown, çatısında uyuduğu kırmızı evi, kankisi minik kuş Woodstock kısa bir süre önce aklıma düştü yeniden. Daha doğrusu bir moleskine ajanda -ki sonradan ne yapıp edip buldum- sayesinde hatırladım çok sevdiğim çizgi filmi. 
Sonra ekibi topladım. 
Battaniyesini yanından ayırmayan ve sürekli parmağını emen Charlie Brown'un en iyi arkadaşı Linus, Charlie Brown'un kardeşi Sally, Charlie Brown'a aşık Marcie ve Peppermint Patty, sürekli piyano çalan Schroeder, Franklin, Lucy ve Pigpen ♥ 
... ve güzel haber 6 Kasım'da Amerika'da vizyona giriyor Peanuts. 
Şimdiden heyecanla bekliyorum ben eski günlere dönmeyi!