Mutlu Bayramlar

29.9.08

Herkes dilediği gibi bir bayram geçirir umarım.
Sağlıkla, huzurla, neşeyle, birlikle ve tabii ki bol şekerle..

Yukarıdaki fotoğrafları birleştirdim az önce. Sonra da, keşke çocukluk günlerime birkaç günlükte olsa dönme şansım olsaydı diye düşündüm. Ben sanırım aranan eski bayramları tadan şanslı çocuklardandım. Bizim dönemimizden sonra bayram sevinci yerini tatil sevincine bırakmaya başladı yavaş yavaş..
Bir hafta önceden genelde rugan, kırmızı veya beyaz ayakkabı yatağın başucundaki yerini alırdı. Hatta benim ayakkabıyla yatmak istemeyi tutturmuşluğum bile vardır. Sonra beyaz dantelli külotlu çorap ya da resimdeki kısa dantelli çoraptan olurdu elbiseye göre. Elbise de çoktan alınmış, heyecanla giyilmeyi beklerdi. Bir sürü şeker/çikolata, büyüklerin verdiği mendiller ve arasına sıkıştırılmış harçlıklar en çok beklenendi. Biz bayram sabahı ailece bayramlaşıp, kahvaltı yaptıktan sonra babanneme giderdik. Öğle yemeğini amcamlarla yiyip, akşama anneannemde dayımlarla toplanırdık. Tüm bayramlarda anneannem en çok harçlığı bana verirdi. Çünkü ben onun ilk gözağrısıyım. Tabii ki bir şartla, kardeşime ve kuzenlerime söylemem bunu. Bu yıla kadar da harçlık aldım. Birlikte olsaydık bu yılda hiç utanmadan alırdım :p
Yarın bayram ve ben ailemden çok uzağım, ilk defa. İçim buruk o yüzden günlerdir. Herkesi çok özledim. Neyse ki yalnız değilim ve eşim var.
Sonuç olarak; yabancı bir ülkede bayramı karşılamak zor.
Hele ki bayramı bayram gibi yaşayan ailenizden uzaktaysanız..

Sobe / Siz Kimsiniz?

27.9.08

Sevgili İçimden Geldiği Gibi sobeledi bu kez. Bu haftayı da ebe sobe bitirmiş olduk :)


Soru 1) İsminiz?
Nazo
Soru 2) Nerelisiniz?
Afyonkarahisar
Soru 3) Yaşadığınız yer?
Las Vegas
Soru 4) Mesleğiniz?
Öğretmen
Soru 5) Hobileriniz?
Takı, incik, boncuk, ıvır zıvır işler, kitap okumak, internette vakit geçirmek, fotoğraf çekmek (kursa gitmek istiyorum), alışveriş yapmak (Birşey almasam bile mağazaları dolaşmaktan acayip zevk alırım), arkadaşlarımla birlikte olmak, bir de sevgilimle Ankara sokaklarında saat sınırlaması olmadan, amaçsız yürümek.
Soru 6) Evli misiniz?
Evet, 54 gündür :)
Soru 7) Kaç çocuğunuz var?
Çocuğum yok.
Soru 8) En sevdiğiniz yemek?
Anneannemin yaptığı her yemeği yerim. Buna işkembe çorbası ve ciğer bile dahil ki başka bir yerde ağzıma koymam. Kebabın her türünü severim. Pırasa, etli lahana sarması, balık ve makarnaya karşı ayrı bir sempatim var. Hamur işlerine bayılırım. İrmik ve kabak tatlısı, kazandibi ve annemin yaptığı sütlaça hayır demem. Kısaca ben yemek yemeği çok severim; ama farklı lezzetlere biraz kapalıyımdır.
Soru 9) Sevdiğiniz müzik türü?
Türk Sanat Müziği, 70 ve 80'lerin Türk Pop Müziği
Soru 10) Nerelere gitmek istersiniz?
En çok İtalya ve Yunanistan. Sonra Türkiye'de en çok Karadeniz'i görmek isterim. Ardından İzmir ve çevresi, bir de Güneydoğu Anadolu'ya bir tur olsa ve ben de katılsam hiç fena olmaz :)

Ben de bu kez Elçin'i sobeliyorum ve herkese eğlenceli bir hafta sonu diliyorum.

Sobe / Evde Nefret Edilesi Durumlar

24.9.08

Sevgili Salıncakta İki Kişi mimledi beni. Konumuz, "Evde nefret edilesi durumlar"
Hemen başlıyorum !!
--- Yatak odasının farklı köşelerine atılan çoraplar (!)
--- Yatağa kot ve bilimum sokak kıyafetiyle uzanılması
--- Küçük böcekler. Her an bir yerlerden çıkacaklar gibi psikopat edasıyla yaşayan ben
--- Islak havlunun yatak, koltuk vs. üzerine atılması
--- Sık elektrik kesintileri -karanlıktan çok korkarım-
--- Mutfak tezgahında unutulan ve kuruyan bulaşıklar
--- Evde terliksiz dolaşılması (gıcığım biliyorum)
--- Buradaki çamaşır & kurutma makinesi. Makine temiz yıkamıyor, kurutma makinesi de kıyafetlerin genetiği ile oynuyor. Bir değişik çıkıyorlar her defasında. Tr.de çok iyi bir makinem olmalı.
--- Sonra buradaki bulaşık makinesi de bir acayip. Bazen deterjanlı çıkıyor bulaşıklar. Sonra onları tekrar yıkıyorum. Ne anladım ben bulaşık makinesinin yapacağı işten. Bir de makineye koymadan önce fırçayla temizliyoruz ya bulaşıkları, işte o kısımda beni çok sinir eder. Yapana kadar yıkarım ben. Buna annemin evinde de sinir olurdum.
--- Sonra yine evlenmeden önce (burada misafirimiz olmuyor maalesef) eve gelen misafirlerin başka odalara bir bahane ile gidip göz gezdirmeleri. Ne var ne yok bakarlar ya, ıyy..
--- Çalışma masamın dağınık durması, masada kalemlik yada ıvır zıvır koymak için küçük kutuların olmaması.
--- Sarı ışık hiç sevmem ben. Hem gözü yorar, hem duvarlarda gölgeler oluşur, hem yeterince aydınlatmaz. Mümkünse floresan tercih ederim.
--- Bir de henüz mobilyam yok ama koyu renk mobilya, halı sevmiyorum. Odanın bir şekilde aydınlık, ferah olması lazım. Koltuklar koyuysa halılar açık olsun. Bir şekilde aydınlık olsun işte.
Daha fazla uzatmadan topu birilerine atsam iyi olacak. Herşeye sinir olma potansiyelim var görüldüğü üzere :)
Sinem ve Alev sıra sizde. Dökün eteğinizdeki taşları :)

Mineral Makyaj

23.9.08

% 100 doğal, saf mikronize minerallerden oluşan devrim yaratan makyaj serisi i.d. bare minerals çılgınlığına ben de kapıldım :)
Sorunlu, hasta, beni sinir eden bir cilt tipine sahip olduğumu yedi cihan biliyor artık. Aslında öyle sivilcelerle dolu bir cildim yok ama mutlaka 2-3 tane bir yerlere gizlenir. Bazen büyük, bazen belli belirsiz, bazen acıyan, bazen beyaz, bazen sadece kabarcık, bazen kıpkırmızı, bazen... bu liste uzar gider. Kulağımın ve burnumun içinde çıkmışlığı çoktur. Neyse benim asıl sinir olduğum aşırı hassas olması cildimin. En ufak bir sıkıntımda, mevsim değişikliğinde ya da azıcık farklı bir ürün kullandığımda sapıtıyor yüzüm. Biliyorum aslında en iyi ilaç hiçbir şey kullanmamak ama ben zaten öyle çok makyaj yapmam, yapmasını da bilmem. Çok fazla çıkmaya başladıklarında rüyalarıma giriyordu. -itiraf- Sabah yüzümde hiç boş yer kalmamış şekilde uyanmaktan çok korkuyordum :p Bu ara hassas günler geçiriyoruz yine. Bu yaşıma kadar kuruma nedir bilmeyen yağlı yüzüm burada kuruyor. İnanılmaz birşey benim için. Demek ki ancak çöl iklimi kurutabiliyor kendisini. Neutrogena ile önlemimi aldığımı söylemiştim ki başka bir ürün işe yaramıyor. Dün itibariyle de makyaj malzemelerim çöpü boyladı. Gözümün üzerinde çıkan kızarıklık yeniden baş gösterdi çünkü. Yüzüm, gözüm derken ürünlerimi yenilemeye başladım. Uzun zamandır denemek istediğim mineral makyaj konusunda çok fazla seçenek var burada. Fiyatlarına göre pek çok markayla karşılaştım. Kararsız kaldım aslında ama; madem Türkiye'de de en çok bilineniyle başlayayım dedim. Parfüm, kimyasal madde, yağ, pudra gibi cildi irrite edebilecek madde içermiyor oluşu ve bunu %100 şeklinde ifade etmeleri ilgimi çekti. Fazlasıyla inanmasam da denemeye değer. Bir de içerdiği SPF 15 ile çevresel hasarlardan da koruması güzel. Başlangıç için setini aldım. Fırçalar, fondatenler, allık, kapatıcı vardı içinde. Bir de ruj hediye ettiler. Görevlinin yardımıyla ten rengime uygun olanı seçtim. Paketten kullanımını anlatan dvd de çıktı. Ürünleri henüz bilmiyorum ama fırçalar gerçekten çok kaliteli ve yumuşak. Neyse umarım memnun kalırım.

Somewhere Over The Rainbow

22.9.08

Blogumu açtığınızda duyduğunuz müzik nasıl sizce?
Ben şu sıralar bıkmadan usanmadan dinliyorum. Sonra da ne mi oluyor? Sevinç, coşku, neşe, güzel olan ne varsa taşıyor sanki içimden.
Akbank'ın yeni çıkardığı kredi kartının reklam müziği. Aynı zaman'da 50 First Dates filminin sonunda çalıyordu. Hemen tıklayın!
Burada tv izleyemiyoruz; ama geçen sefer tesadüf sonucu internette bir kanalın reklamına takıldım. Daha doğrusu reklam müziğine. Tanıdık gelmekle birlikte bir türlü hatırlayamadım. Neyse biraz araştırma yapınca buldum. O filmi severek izlemiştim. Tam bir romantik komedi. İzlemeyenleriniz varsa tavsiye ederim. Ayrıca diğer müzikleri de güzel filmin.
Kredi kartı tanıtımı için de onikiden vurmuşlar bence. Tebrik ediyorum kendilerini. Reklam da çok can alıcı şeylerden bahsediyor ama netice de kredi kartı. Kanmamak lazım diyorum ben.

The Notebook

21.9.08

Behind every great love is a great story


Klasik bir aşk filmi ama hemen sarıyor. Ne zaman bitecek diye saate bakmıyorsunuz. Eşinize, sevgilinize sarılıyorsunuz. Sonra ağlıyorsunuz. "Ağlayacak bişey yok aşkım" demesine aldırmıyorsunuz ve daha fazla ağlıyorsunuz. İçinizden bizde böyle olur muyuz acaba diye geçirmeden edemiyorsunuz. Bittiğinde öfff diyorsunuz; çünkü devam etsin istiyorsunuz. İyi ki izlemişiz. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Bilgi için tıklayın.

Alişveriş :))

20.9.08

Geçen hafta dışarı çıkmamıştım hiç ve çok sıkılmıştım. Artık son 1-2 gün depresyon noktasına gelmiştim :) Eşim duruma son noktayı koydu tabii ki. Perşembe günü bir güzel gezdik, tozduk, alışveriş yaptık. Ona buna saldırıp tüm enerjimi boşalttım. Burada da yaz sezonu indirimi var. Daha pek çok şey beğendim ama bir dahaki sıkılma sonu alışverişlerine sakladım :)
İşte benim olanlar:

Beyaz ayakkabım oldukça yüksek topuklu. Çok sık giyebileceğimi sanmıyorum ama hoşuma gitti. Topuklu giymeye de bir yerden başlamalıyım. Sandaletler zaten vazgeçilmezim hem de 5 $ a benim oldular :)

Sonra bikini aldımmm :) Hem Guess, hem de oldukça uygundu fiyatı. Üstelik pembe ve puantiyeli. 2009 yazında puantiyeleri sık sık görecekmişiz. Eee geri kalmak olmaz :) Sonra beyaz bir tshirt aldım, önündeki fırfırdan dolayı. Alışverişin akşamı da dışarı çıktık. Hemen giydim. Akşam da eşime aklımızda yokken Banana Republic'ten merserize kazak ve gömlek aldık. Hem de yeşil :) Çok güzel şeyler vardı. Lacivert ve tonlarının dışına pek çıkmayan kocam için en renkli seneydi sanırım. Pembe, yeşil, kırmızı.. Ben erkeklere çok yakıştırıyorum bu renkleri. Gerçi giyecekleri yere göre değişir. Neyse sonuç olarak ben kendime geldim. Bütçe birazcık sarsıldı ama olsun. Benden kıymetli değil ya :p


Bir de Neutrogena'ya geri döndüm. Cildim problemli, pek çok kez söylemiştim bunu. Ciddi değil ama bu ara hassaslaşmaya başladı yine. Stres çok etkili maalesef. Hemen gösteriyor kendini. Bir de buranın havası çok kuru. Benim yapyağlı cildim bile kuruyor :) Sabun ve nemlendiricisinden çok memnundum. Devam etmeye karar verdim. Fiyatlarına ise şaştım kaldım. Makyaj malzemeleri, cilt bakım ürünleri Türkiye'ye göre çok uygun. Değerlendirmek lazım ! :)

İNCİ & AVENTURİN

19.9.08

Biliyorum çok keyif vermiyor artık benim aynı tip kolyelerim :p Bu kez son, uzunca bir süre için en azından. Geçen seferden kalan aventurinler vardı. Bir de annemin eski bir inci kolyesi buraya gelmeden mefta olmuştu. İkisi gözüme pek bir uyumlu göründüler. Sonra Moonish'in hediyesi güllü klips ve yine aventurin kolye ucu da birleşince böyle birşey çıktı ortaya. Kolye ucuna incilerde koydum ve dün hemen taktım :)
Sonracığıma ben dün, -1 haftadan sonra ilk kez- dışarı çıktım. Bir sürü alışveriş yaptık. Kendime pembe bikini bile aldım. O yüzden çok mutluyum bugün. Aldıklarımı da bir dahakine yazıp, sevincime ortak edeceğim sizi de :)
Ş i m d i l i k g ü z e l b i r h a f t a s o n u d i l i y o r u m h e r k e s e . . .

Sobe / İlk kandırılma hikayem

17.9.08

Zarife tarafından sobelendim bu kez. Sobe konusu çok zorladı beni. İlk defa kim tarafından kandırıldığımı soruyor Zarifecim. Ben hayatım boyunca çok kandırıldım. Fazlasıyla iyi niyetli olmak aptallık göstergesi değilse aptal bir insan değilim ama kendimi enayi hissettiğim çok olmuştur. O yüzden ilk kez kim tarafından kandırıldığımı inanın hatırlayamıyorum. O yüzden masum bir kandırılış hikayemi yazayım. Zaten yaşım itibariyle de ilk olmaya aday. 8 yaşımdaydım sanırım, kardeşim ise 2.
Babam kardeşimle bana uçak getirmişti gittiği bir yerden. İkimizinki de birbirinin neredeyse aynısı uçak ama ben kardeşiminkini daha çok sevmiştim. Ondan almaya çalışınca vermedi, ağladı falan. Babam da "senin ki uçuyor. Ona söyleme" dedi bana. Neyse ben başladım uçmasını sağlamaya, eviriyorum, çeviriyorum ama olmuyor. Babam çalıştırmaya çalışır gibi birşeyler yaptı. Ben bekliyorum tabii kardeşime hava atmayı. Sonra babam söylenmeye başladı, "satıcı yanlış vermiş galiba, belki de bozuk çıktı, çalışmıyor" diye. Çok ağladım o gün. Çook sonra anladım ki o uçak zaten uçamayacaktı, anı kurtarmak için babam beni kandırmıştı..
İşte böyleee..
Hemen ben de birilerini sobeleyeyim. Bakalım onlar hatırlayabilecekler mi, ilk kandırılma hikayelerini?
Hadi bakalım kızlar !!

Yeşil & Mor

16.9.08

Bu kez Aventurin (yıldız taşı) ve Ametist kullanarak bileklik yaptım. Çünkü mor ve yeşili bir arada çok yakıştırıyorum. Bileklik, birbirinin aynısı üç sıradan oluşuyor ve aralarda gümüş aparatlar var.

Sodalit kolyem

15.9.08

Yeniden başladım boncuklarımla oynamaya. Alışveriş merkezinde öylesine gezinirken bir anda karşıma çıktılar, nasıl mutlu oldum anlatamam. Ondan şundan bundan derken epey bir zarara uğrattım kocacığımı ama o şikayetçi değildi. Tek isteği benim mutlu olmam; ama anlatamıyorum ki sadece yanında olduğum için bile mutluyum :) Yarı değerli taşlardan aldım. Aşağıdaki kolye de kullandığım taş sodalit. Çok farklı birşey olmadı yine ama ben şıngır mıngır kolyelerden çabuk sıkılıyorum, dönüyorum yine aslıma.
Bir de burada pek çok hobi malzemesi var. Bir tane mutfak önlüğü aldım. Üzerini dilediğim gibi süslemek için de yapıştırmalar, düğmeler vs. Aynı şekilde dikilmiş boş çantalarda satılıyor. Zevkinize göre süslüyorsunuz. Yakında yapacağım ama önce boncuklarımdan hevesimi almam lazım :)
Güzel bir hafta diliyorum herkese..

Evimiz

12.9.08

Madem ne var ne yok döküyorum ortaya, işte bizim evimiz de burada. Annemler de merak ediyor ne zamandır. Geleli 3 hafta oldu ve ben evimize alıştım. Burada dışarıda olduğumdan daha rahat ve mutlu hissediyorum kendimi.


Site ikişer katlı evlerden oluşuyor. Biz 2. katta oturuyoruz. Mutfağımız oturma odamızın içinde. Yatak odamız ve kullanmadığımız iki odamız daha var. Büyük eşyalarımız hazırdı. Küçükleri de ihtiyacımız oldukça alıyoruz. Evimizin en çok cezbeden yeri ise ana kapı da sürekli güvenliğin olması. Fazla yalnız kalmasam da sabah akşam içim rahat oluyor. Ayrıca bahçesi büyük ve yeşil. Vegas'ta yeşil alan bulmak güç olduğu için cennet gibi burası :) Palmiyeler, bir çok ağaç ve çiçek insana huzur veriyor bence. Sabahları ya da akşama doğru güneş azalınca koşma, en kötü ihtimalle yürüme gibi planlarım var da bakalım..
Yeni takılar yapmaya başlamayı düşünüyorum en kısa zamanda, sonra bir çok film izlemek istiyorum, okunacak kitaplarım, sırada bekleyen dizilerim de var. Ayrıca yemek denemelerim iyi gidiyor. Bugün sebzeli bulgur pilavı yaptım ve çok beğendi eşim. Mutluyum o yüzden. Bir de annemi özlüyorum sanki, aslında hergün konuşuyoruz. Ne bileyim işte.. Bazen kendime yetişemiyorum. Anlık duygu değişimlerim oluyor. Ağlıyorum, özlüyorum, gülüyorum, somurtuyorum, deliriyorum, sakinleşiyorum vs.vs. Tipik, dengesiz ikizler burcu (burçlardan da hiç anlamam ya neyse, kendi burcumu biraz biliyorum işte)
İşte böyle, sonuç olarak ben iyiyim..
Notcuk: "nazoyla.blogspot"u, "nazoyla.com" yapma eğilimimiz var eşimle. Aslında oldu da kendiliğinden yönlenmiyor yeni adrese. "nazoyla.com" girince açılıyor sayfa ama "nazoyla.blogspot" deyince de açılıyor. Ne karışık birşeymiş gibi anlattım yahu, anladıysanız eğer bilginiz var mı bu konuda diyecektim :)

Zion National Park & Saint George Mormon Kilisesi

11.9.08

Eveet, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Pazar günü 8. resimdeki kahverengi yoldan geçerek Zion National Park'a ulaştık. 1909 yılında Amerikan başkanlarından William Howard Taft tarafından ulusal park haline getirilmiş. Utah eyaletinin en çok ziyaret edilen yeri. İsmini İbranice'den alan Zion, tapınak ya da kutsal sığınak anlamına geliyor. 24 km uzunluğunda ve insanlar hiking yapıyorlar. Ayrıca uzunluğunu bilmiyorum ama su geçiyor ortasından. Biz de yürüyüşümüzün bir kısmını suyun içinde yaptık ayakkabılarla :) Yol üzerinde bir çok sincap vardı. Sevimliler falan ama uyarı levhalarından gördüğüm kadarıyla hırçınlar aynı zamanda da. Bir adamın elini 2 kez ıstırıp 13 yerinden yaralamışlar. Zavallının tek suçu yemek vermek :) Bir de ağaçkakan gördüm, çok sevdim. Eşimle tamamını yürümedik bu kez ve ayrıldık yarı yoldan. Geri ile İbo devam ettiler. Biz de onları beklerken başbaşa oturup; muhabbet ettik, yemek yedik ve şu sonuca vardık. Ülkemiz her yönüyle cennet. Zion Park güzeldi; ama Türkiye'de çok daha güzel yerler var. Bir de bir türlü çözemediğimiz tanıtım eksiği..
Dönüş yoluna koyulamadan önce de Utah'ı mesken tutan Mormonların en büyük 5 kilisesinden birini görmeye gittik.
Mormonluk, Joseph Smith tarafından 1830'da kurulan bir dindir. Yaklaşık 10 milyon takipçisi vardır. Bunların büyük bir bölümü ABD'nin Utah eyaletindedir. Mormon öğretisi bir melek aracılığıyla Smith'e indirildiğine inanılan Mormon Kitabı'na ve Kutsal Kitap'a dayanır. Mormonlar dini ve fiziki dünyanın birbirine bağlı olduğuna inanırlar. Her erkek 12 yaşından itibaren dini rütbeler kazanmaya başlar. Alkol ve tütün kullanılması doğru değildir ve eşcinsellik gibi kavramlar onların inancında yoktur. Mormonlar'daki çok eşlilik uygulaması 1890'da Mormon kilisesi tarafından kaldırılmış olsa da hala yaşlı Mormon erkeklerinin çok eşlilik durumu ve reşit olmayan kızlarla evlilikleri Amerikan halkından tepki görmektedir.
Kiliseye girdiğimizde bizi yaşlı fakat güleryüzlü ve bakımlı karı koca karşıladı. Sanırım gönüllü olarak orada çalışıyorlar. Kiliseyi kısaca tanıtıp, bilgiler verdiler. Sevgi, saygı, hoşgörü, iyi bir aile olabilme gibi evrensel değerlerden bahsedilen kısa filmler izledik. Ardından Hz. İsa'yı ve Mormonluğu anlatan filmler izledik. Tabii biz bu arada nasıl kurtulacağız ellerinden diye birbirimize bakıp, birşey söyleyemiyorduk. Türk olduğumuzu söyleyince, hemen Türkçe yazılmış Mormonları anlatan bir kitap getirdiler. Adresinizi verirseniz göndereceğiz falan dediler. Bir şekilde atlattık. Öylesine ikna yetenekleri var ki dini konusunda birazcık şüphesi olan insan Mormon olmaya karar verebilir. Takdir etmeden geçemeyeceğim nokta ise iyi organize olmalarıydı. Çalışanlar güleryüzlü ve ilgili, ortam dikkat çekiciydi.
Sonrasında Las Vegas'a doğru yola çıktık. Ve ben evimizi özlediğimi hissettim. Demek ki benimsedim burayı :) Happy end !
Yakında evimi de paylaşacağım. Annem, babam ve anneannem de merak ediyor nasıl bir evde yaşadığımızı.
Görüşmek üzere..
Notcuk: Lake Powell, Bryce Canyon ve Zion National Park hakkında kısa kısa bilgiler yazmama yardımcı olan eşime teşekkürü bir borç bilirim. Bilgiler Google'dan derlenmiştir.

Lake Powell & Bryce Canyon

10.9.08

Cuma günü bir anda geziye çıkmaya karar verdik ve hızla hazırlanıp, yola koyulduk. Günü birlik bir yolculukta bile günler öncesinden hazırlık yapan benden eser yoktu :) Ekibimiz bundan sonraki gezilerde de adlarını sık duyacağınız İbo ve Gergana, eşim ve benden oluşuyor. Bir de bize onca yol katlanan ve en ufak bir sorun çıkarmayan düldül var.
Gezimizin ana hatlarını Bryce Canyon, Lake Powell ve Zion National Park oluşturuyor; ancak pek çok küçük kasabayıda gördük, gezdik. Güzel anılar ve fotoğraflar biriktirdik. Alttaki haritada gördüğünüz yerleri arşınlamış bulunmaktayız.
Cuma akşamı 21.00 da yola çıktık, kısa molalar ve eğlenceli bir yolculuk sonucu 3.30 gibi Lake Powell'daki kamp alanına vardık. Çadır kurduk. Evet, hayatımda ilk defa çadır kurulmasına şahit olup, azıcıkta yardım ettim ama akıl almaz böcek korkum yüzünden çadırı İbo ve Geri'ye bırakıp, biz düldülde sabahladık. Yorgun da olunca mis gibi uyku çektik yıldızların altında.

Denny's restoranda Amerikalıların gerçek kahvaltılarından yaptık. Bunlar bizim en basit kahvaltımız görse parmaklarını yer kesin. Bir tek omlet güzeldi. Tatlımsı ekmeklerini ve pankeklerini hiç sevmiyorum. Bir de rendelenmiş patates vardı ama leziz değildi.
Lake Powell'a giderken Page adlı yaklaşık 7000 nüfuslu bir kasabadan geçtik. Arizona'nın kuzeyinde ve Lake Powell'ın yanıbaşında kurulu küçük bir kasaba. Bana ilginç gelen ise kısacık bir yolda gördüğümüz 13-14 tane kiliseydi. Sanırım tutucu bir kasabaymış. Bir de dışarıdan çok güzel görünen bir kütüphanesi vardı ki gıpta ettim.
Amerika'nın en büyük ikinci baraj gölü (birincisi Hoover Dam) olan Lake Powell, Utah ve Arizona eyaletlerinin sınır noktasını oluşturuyor. Gölün ismi Colorado Irmağı'nı baştan başa geçen John Wesley Powell isimli Amerikan İç Savaşı gazisinden geliyor. Colorado Irmağı Amerika'nın yedi eyaletinden geçen devasa bir ırmak. Göl rekreasyonel faaliyetler açısından oldukça zengin. İnsanlar hafta sonları botlarını getirip veya burada bot kiralayarak gölün tadını çıkarıyor.
Öğle yemeğini Kanab isimli kasabada yedik ve Bryce Canyon'a doğru yol aldık. Yol üzerinde pek çok hediyelik eşya satılan standlar vardı. Kızılderilileri temsil eden pek çok şey satılıyordu. Ayrıca aşağıda ilk resimdeki kokopelli ve ayılarda yol kenarlarını süslüyordu. Bryce Canyon'da 25 yıl öncesine kadar ayılar yaşadığı için sanırım simge haline gelmiş. Kokopelli'nin geçmişi ise biraz daha eskiye dayanıyor.Saçları havaya kalkmış, ağzında sürekli kaval çalar bir şekilde resmedilen ve kızılderililerce bereket simgesi olarak kabul edilen ilahi bir varlık. Kızılderililer Kokopelli'nin sırtında doğmamış çocukları taşıyıp, kadınlara verdiğine inanıyorlar.
Bryce Canyon, Utah eyaletinin güney batısında yer alan ulusal bir park. Erozyon sonucu oluşmuş, kırmızı taş yapısı ile meşhur. Vadinin derinliği 2400 ile 2700 metre arasında değişiyor. Amerika'nın en ünlü kanyonu olan Grand Kanyon'dan daha derin. 1850 li yıllardan itibaren Mormonlar (Mormonlar hakkında yarın yazacağım) buraya gelip yerleşmişler. 1928 yılında da ulusal park ilan edilmiş. Burada 4 km kadar yürüdük ve ben hamlamış vücudumla öldüm öldüm dirildim ve bundan sonraki haftalarda medeniyet görelim, şehir gezilerine çıkalım diye yalvardım ekip üyelerine :)
Akşam yemeğini Bryce Canyon'a birkaç mil mesafedeki Ruby's Inn adlı yerde yedik. Kovboy büfesinden aldığımız yemekler lezizdi. Hatta Amerika'ya geldiğimden beri Türkiye'ye en yakın tadı burada buldum ve tıkabasa yedim. Gerçi o kadar yorgunluğun üstüne ne bulsam yerdim ya neyse..
Gece Hurricane adlı küçük bir kasabada Hindistanlı bir adamın işlettiği bir otelde kaldık ve sabah erkenden Zion National Park'a gitmek üzere yola çıktık.
Bugünlük bu kadar değerli okuyucular. Yarın aynı adres ve saatte görüşmek üzere esen kalın...

Okullar açıldı..

9.9.08

Son yazdığımdan bu yana 6 gün geçmiş. Günler çok hızlı geçiyor ve ne mutlu ki sıkılmaya fırsat bulamıyorum. Hafta sonu yine yollardaydık. Kendimi, evi ve fotoğrafları toparlayınca yazacağım uzun uzun.
Bu hafta okullar açıldı biliyorsunuz ve ben okulumdan, arkadaşlarımdan ve öğrencilerimden ayrıyım :( Yandaki fotoğraf rehber öğretmen olduğum 8-A sınıfına ait. 2008'e bir gün kala yeni yıl hediyeleri dağıtmıştık birbirimize. Görüyorsunuz çam ağacımız bile var :) Hepsini de çok özledim. Şimdi her biri farklı bir okulda, hatta farklı bir şehirde lise hayatlarına başladılar. Umarım bundan sonra çok başarılı ve mutlu olurlar.
Yeni dönem tüm öğretmen ve öğrencilere güzellikler getirsin..

Hoover Dam

2.9.08

Üstteki resimler google'dan alınmıştır.
Cumartesi günü Las Vegas'a 30 mil uzaklıkta bulunan Hoover Dam'a gittik. Hoover Dam, Amerika'nın en büyük baraji olup Nevada ile Arizona arasındaki sınırı oluşturuyor.
Oldukça büyük ve de heybetli bir görüntüsü var. Üstelik yapımı 4 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış. Helikopter turu ile hem Hoover Dam'ı hem de etrafında Lake Mead'i gördük. Uçaktan sonra helikoptere de binerek kendimi aştığımı ispatlamış oldum. Üstelik yan yattığında bile korkmak yerine eğlendim.

Sobe..

Nazlı Ablacım (Sönmez Mutfak) tarafından sobelenmiş bulunmaktayım. Öncelikle herkese sağlıkla ve huzurla geçecek bir Ramazan ayı diliyorum ve hemen başlıyorum.
İşte sorular, işte cevaplar:
1. Blog yazmaya ilk ne zaman başladın?
9 Ekim 2007'de başladım. Şöyle ki, googledan şuan hatırlamadığım birşeyi arıyordum ve bir bloga yönlendirildim. Sonra ondan ona, ondan ona derken bir süre bir çok blog takip eder oldum. Ve de neden ben de yapamayayım ki dedim. Ne de olsa denemesi bedava, en kötü ihtimalle kıvaramazsam kapatırım diye düşündüm. Sonuç olarak işte geldim buradayım :)
2. Blog yazısı konularının belli bir çizgide olmasına özen gösteriyor musun?
Belli bir çizgim yok. Yani aklımdan geçenleri, hoşuma gidenleri, hoşunuza gideceğini düşündüklerimi, yaptığım takıları, Amerika günlerimi kısaca hayatımı paylaşıyorum. İleride güzel bir hatıram olsun istiyorum. Şimdi bile bir kaç ay önceki yazılarımı okuyup gülüyorum, hüzünleniyorum vs.
3. Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin?
Belki yarın, belki yarından da yakın. Belki hiç.. Bilmiyorum :) Sınırlamıyorum kendimi.
4. Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Kesinlikle hayır. Artan bekleyişten kasıt, arkadaşlarımın yazmıyorsun, yaz istekleri ise eğer bu çok mutluluk verici bence. Hiç bir blog yazarının zorunlu olduğu için yazdığını düşünmüyorum. Pek değerli blogger arkadaşım Salıncakta İki Kişi'nin dediği gibi: Enjoy !! :)
5. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun?
Bazı şeylerden feragat etmek değil de bazı şeylere tercih etmek diyelim. Zorunluluk hissetmediğim için, feragat etme durumu da olmuyor. İstediğim de yazıyorum. Burada vakit geçirmek, diğer blogları gezmek çok keyifli bence.
İyi ki açmışım blogumu ve iyi ki tanımışım arkadaşlarımı :)
**********
Ben ise; Salıncakta İki Kişi ve Tuğba'nın Dünyası'nı sobeliyorum.